Chi mai - Ennio Morricone


« Önceki | Sonraki »

31/5/2008

ÇOCUK


Bir ev,beyaz çit-gül bahçesine açılan küçük kapı,ılgın-gövdesine yazılan aşk,uçurtma-dans eden çocuk. Kır çiçekleri,şavkıyan güneş,yağmur ve renk cümbüşü.



Bir tas çorba,üzerinde yılan gözü yağ. Ekmeğinde buğday yüzlü çiftçinin elleri.. Penceremizde yağmurun elleri;Pıt,pıt,pıt..Toprak kokusu..


Kıyıda,gövdesine sırtımızı verdiğimiz ağaç,


gölgesinde-kekik kokulu çocukluk.


Nehir-göğsümüze saplanan bir yılan oluyor.


Hatıralarımızın denizinde boğuluyoruz. Çocuktuk;şimdi çocuklarla çocuk oluyoruz. Birileri 'çocuk olma' diyor. İhtiyar yüzümüz-birbirine kenetlediğimiz ellerimize düşüyor.Utangaç,sıkılgan bir çocuk oluyoruz.


7/5/2008

LASELLE'NİN MASKE ATÖLYESİ



 

“Laselle!,maskelerin, dile getirmediklerimizi söyleyen maskelerin!. Gizlilerimizi açığa vuran;gerçekler karşısında çarpılan yüzlerimizi savuran”

-Yüzlerinde maske olmayan
Sadece çocuklardır
Sokaklarda gezen

“Dinle lütfen.Bize ne yaptın?Bu maskeler? Kimse kimseden bir şey saklayamaz oldu;içimizin aynası yüzümüze..Yalan söyleyince odağı oldu gülüşmelerin kıpkırmızı maskem. Yıllar önce malını çaldığım adam yüzüme durdu; “sen çaldın değil mi” dedi. Ben nasıl yaşarım?

-Maskeleri takın ki,bertaraf edin altındaki maskeyi. Yüzünüz..Yüzünüzün üstündeki gerçek yüzünüz. İsterseniz çıkarın.İstemeyeceksiniz. Gördükleriniz çocuklar olacak maskesi olmayan. Büyüyünce onlar da gelecek,maskelerini alacak.Bir daha çıkarmamak üzere takacaklar maskelerini.

20/4/2008

KAĞIT GEMİ

Kül rengi günlerin ardından,İdris,pencereden seyrederdi çocukluğunu. Kağıt gemileri akardı derede.

Şimdi, yatağında upuzun yatan İdris’in sarı yüzü,sigara dumanı perdeler gibi hareketsizdi.

Pencereyi araladı Diran. Derin bir nefes çekti ciğerlerine. Gülümsedi. “Bahar” dedi. “Ne güzel ”

İdris’in zayıf yüzü o kadar solgun,mavi gözleri,rüzgarsız deniz gibi,o kadar durgundu ki,hiç konuşmayacakmış gibi ağzını açtı;öylece kaldı. Nihayet,İdris:

“Ayaklarım,uyuşuyor . Bacaklarım. Ayaklarımı ovarmısın Diran.? Belki iyi olurum ha? Dışarı çıkarız,yürürüz ha? İyi gelir ha? Bak,çocukların sesleri geliyor. Duyuyor musun?” Dedi,çekingen ses tonuyla.

Birkaç çocuk derenin yanında,kağıt gemilerini suya bırakıyor;yarıştırıyordu:

-Hadi be,hadi be.

-Yürü be. Hadi olum.

Sinsi sigara dumanı duvarlara,perdelere,yatağına,ciğerlerine yapışmıştı.Odaya bahar kokusu,oyuncu bir çocuk gibi girmişti. Diran pencereyi biraz daha araladı.

“Baba” dedi.

-Sana söylemek istediğim..

Hekimle konuştum. Acil hastaneye yatman gerekiyor. Hem,ben sana..Bakamam,baba.  

İdris upuzun yattığı yatağında,gözlerini masanın üzerindeki kağıt gemiye çevirerek;

küskün bir çocuk gibi, “Tamam” dedi. Elinden oyuncağı alınmış çocuk gibi,yüzü asıldı. Ağlayacak gibi oldu. Ama koca adamdı.

…….

Diran,sabahında,babasını hastaneye yatırdı.Sigara dumanı sinmiş duvarları,camları sildi;perdeleri yıkadı. Pencereden,dere yanındaki çocukları seyretti. Gülümsedi.Masanın üzerindeki kağıt gemiyi hatırladı. Çocukların yanına gitti.Usulca gemiyi suya bıraktı. Gemi yalpalayarak ilerlerken,çocukların bağırışları duyuluyordu:

-Yürü be olum.

-Hadi be,yürü be..

7/4/2008

ANA

Şiir fısılda Ana

Bilirim.

Şairsin.

5/4/2008

GÜN

GÜN


Gün..


Kabahatli çocuğun suskunluğu kadar suskun;Şimdi öylece uzanıyor,

ezeli sevgilinin gözbebeğinde.


Geceye..Nasıl saklamışım seni?


Neden?


Gömdüğüm yerden her defasında çıktın.


Gün..


Nasıl saklamıştım,


Beklediğin yere seni.


Kendimi,


Maviye.


Kabahatli çocuğun suskunluğu kadar suskun;Şimdi öylece uzanıyorum,

ezeli sevgilinin gözbebeğinde.



22/3/2008

SANDALYE


SANDALYE

- Çay?
Nurettin kahveciye dönerek:Tilkiye, “Tavuk kebabı yer misin?” diye sormuşlar; “Adamı güldürmeyin” demiş.
“Evet,açık olsun. “
“ Benimki demli olsun” dedim gülerek.
Kahveci bağırdı:İki çay biri öfkeli biri çıplak.
Ah etti Nurettin,bu sene hiç verim alamadık topraktan dedi. Kuraklıktı,hastalıktı derken düştüğümüz şu hale bak.!
Yan masada sırtı bize dönük Sefa:
Eee Nurettin “Yazın başı pişenin kışın aşı pişer.” Demişler .Yardıma ihtiyacın varsa söyle haa. “Birkaç çuval buğdaya ne dersin.?
Nurettin hiddetle,gözlerini Sefa nın ensesine dikti:
Buğdayın sana kalsın. İşten artmaz dişten artar demişler. Allah’a şükür kimselere ihtiyacımız yoktur.Hem sana ne oluyor ki karışırsın sohbetimize?
Kahve ahalisinden biri:”Aha,yine başlıyolar ” dedi. Kahvedekiler bir Sefa’ya bir Nurettin’e bakıp alkış tutmaya başlamıştı.
Sefa: “Otuz iki dişten çıkan, otuz iki mahalleye yayılır. Zor durumda olduğunu duydum.” Dedi hafifçe gülerek.
Nurettin biraz içerlemişti bu lafa,cevabı yetiştirmek de gecikmedi:” Leyleğin ömrü laklakla geçer.” Demişler. Biraz para bulunca ağa mı oldun. Boş konuşursun.
Sefa,altta kalmadı her zamanki gibi:Mızrak çuvala sığmaz be Nurettin. Saklama gayri. Biz çocukluk arkadaşıyız. İki eski dost..
Nurettin:”Tırnağın varsa başını kaşı” demişler. Senden gelecek yardıma ihtiyacım yoktur. Bizden değilsin artık.Sen çok değiştin. Karga, kekliği taklit edeyim demiş; kendi yürüyüşünü şaşırmış.Hah!
Sefa: Yalancının evi yanmış, kimse inanmamışken,sen neden inanırsın Nurettin? Ben aynı Sefa’yım. Beni bana sormadığına göre değişen sensin kadim dostum.

Çocukluk arkadaşı bu iki ihtiyar,eski dost,atışmaya başlar;biz dinlerdik gülerek.


Neden sonra eski,tahta bir sandalye peydah oldu mu kahvenin önüne.?Bilirdik..


Nurettinsiz Sefa,Sefasız Nurettin olmazdı..


 

16/2/2008

MAKSİM



-I-

Ay ışığı dalgacıkların üzerinde pırıl pırıl geziniyor;Maksim’in siyah gözlerinde yanıp sönüyordu. Omuzlarının üzerinde,yağmur damlaları parlıyor;sabun köpüğü misali belirip ortadan kayboluyordu.

Az evvel sağanak yağmurda,koşuşturan insanların arasında ağır adımlarla ilerleyen o, gri gökyüzü çekilip yıldızlar göründüğünde,kitabını alıp sahile inmişti.Gözlerini ay ışığının aydınlattığı kitabın sayfalarında gezdiriyordu:

“Tanrının varlığını ispatladın mı da inanıyorsun diyenedir;Tanrı’nın olmadığını ispatladın mı da inanmıyorsun diyenedir bu sözlerim.. “Bir an geriye çevirdi sayfaları,aynı hızla kaldığı yerden devam etti:

“Milyarlarca yıl;Yaratıcı için sadece 1 saniye olabilir miydi?. Doğduğumuzu ve öldüğümüzü ve yaşadıklarımızı ,evrenin doğuşunu, ölümünü,ve aradaki milyarlarca yılı aynı anda gören bir Tanrı düşünüyorum. Yarattığı zamanın esiri olabilir miydi? Herşey 1 saniyede olup bitecekti.(Aslında zaman da yoktur .1 saniye dediğime bakmayınız.)Tanrının kaderimizi bilmesi bundan mı kaynaklanıyordu.? Böyle bir durumda herşeyi kaderimize yüklemek ne kadar mantıklı olabilirdi.?Ben altmış yaşında öldüm.Aynı zamanda doğmuştum.“

Maksim birasını yudumlarken,bir sigara yaktı. Sigaranın dumanına bakıp değişik anlamlar çıkardı. Bir an gülümsedi. (Kendi kendine gülümsediği bu anlarda,birinin onu göreceğini ve deli olduğu kanaatine varacağını düşünür;gülümsemesi kahkahaya dönüşürdü.)

 

-II-

Aniden saatine baktı:”Eyvah,geciktim,geciktim.”

Kıyıya vuran dalgalar;irili ufaklı ,renkli deniz kabuklarını,kum tanelerini ıslatıyor;hafif bir rüzgar esiyor;dalgaların sesi gecenin sessizliğine karışıyordu. Maksim ayağa kalktı;denize bir şeyler fısıldadı.Uzaklarda birkaç gemi salınıyordu. Deniz feneri,yıldızlar sanki ona göz kırpıyordu.Ağacın,dalların,yaprakların hışırtısını şimdi işitmişti. Kitabı aceleyle paltosunun iç cebine tıkıştırdı. Birkaç yağmur damlası paltosundan yere düştü.Fısıldayarak:


“Geciktim mi,geciktim mi? Market çok kalabalıktı derim. Evet bu mantıklı. Zaten boş değildi ki. Birkaç kişi vardı. Kalabalıktı derim,ya da... En iyisi… Sıra vardı diyeyim,evet evet sıra vardı.Koşsam mı?Etraf ta bomboş.Bir şey demesinler,bir şey düşünmesinler?İçki de içtim.Kesin,kesin… Kötü bir şeyler."

 

-III-

Maksim eve vardığında soluk soluğa kalmıştı. Evin salonunda Pera ve arkadaşları hararetle bir şeyler anlatıyordu.
Miyop insanlarda olduğu gibi,gözlerini kısarak Pera’ya baktı.Maksim masum bir ifadeyle;”Efendim siparişlerinizi aldım. Biraz geciktim..”dedi .Pera ‘tamam’ anlamında Maksim’e eliyle işaret etti. Neden sonra,Maksim’in paltosuna dikkat ederek:”Maksim ?Paltonun iç cebinde bir şey mi var senin” dedi.Maksim’in yüzünde o masum ifade daha da ortaya çıktı. Gözlerinde,beklediği bu soru karşısında nasıl hareket edeceğini önceden düşünmüş bir insanın hal ve hareketleri belirginleşmişti .Maksim gözlerini kıstı yine;sanki gözleri yok olmuştu.”Efendim bir kitap” dedi.Malını satmaya çalışan seyyar satıcı edasıyla ekledi:”Tanrı Olmayabilir mi?” dedi.”İlginç bir kitap. “Pera kahkahalarla gülerken,bir yandan baş ve işaret parmağı arasında tuttuğu kadehin dışındaki buğuyu siliyordu. Kadehi kaldırarak:”Sağlığınıza dostlar.Sağlığına Maksim. Tüm insanlar sağlığınıza..Getir bakalım Maksim şu kitabı. Böyle saçma şeyleri nereden bulursun ki.”Maksim çekingen tavırla,Pera’ya kitabı uzattı.
Pera kitaptan rastgele bir bölüm açarak:
“Kötü şeylerden bıkmıştım. Tanrı’nın kötü şeyler karşısında bir şey yapmamasından da. Gerçekten bir Tanrı olmadığını düşündüm. İnsanların korkularıyla yarattığı,güçsüzlükler karşısında sığınılacak bir sığınaktı Tanrı. Fakat yine de,Tanrı şimdi yaratmaya başlasaydı,yine böyle bir evren yaratırdı.Sadece toz pembe bir hayat,sadece cennet,pembeden başka bir renk görmemiş insanlar ve sadece iyi şeyler,nasıl iyi ,nasıl pembe ve nasıl güzel,neye göre?Kıstasımız nedir?Neyi nasıl ne ile karşılaştıracağım? Sıcağı bilmeyen insan için her şey soğuk olacaktır. Sadece beyaz varsa,beyazın üzerindeki lekeleri göremem. O lekeler de beyazdır.”
Pera okumasını bitirerek arkadaşlarına baktı. Hepsi karar vermiş gibi aynı anda gülmeye başladı. “Bu saçma şeylerle kafanı meşgul ediyorsun Maksim. Tanrı’nın olmadığını peki hala biliyoruz. Olsaydı,beni çarpardı şuracıkta. İki büklüm olurdum değil mi?”
“Öyle olsaydı inanmak çok kolay olurdu. Herkes inanıverirdi.” Diye yanıtladı Maksim.
“Herkes inansın işte. İyi olmaz mıydı?”
“Buna inanmak denmezdi aslında. Kendi inandığınız şey kadar gerçek olan bir şey yoktur.”
“Ne yani arada Tanrı bile olsa kendi inandığımız kadar gerçek olamaz mı?”
“Tam anlamıyla öyle değil”

 

 

 

 

-IV-

“Bir rüya görmüştüm” dedi Maksim.

Ah efendim hiç tanımadığım,görmediğim bir kız rüyamda idi. O kadar güzeldi ki,ben ona aşık oluyordum. Kendimi kötü hissettim. Aniden rüyadan uyandım. Devam etmesini çok istedim rüyanın. Tekrar uykuya dalmışım. Bu sefer rüyamda konuşuyordum onunla. Sonra,ilginç bir şey oldu. İlk defa rüyamda,bunun bir rüya olduğunu düşünüyordum. Ona,bunun bir rüya olduğunu söyledim. Uyandığımda her şey bitecek dedim. Ağlamaya başladı. Uyandım.

Mutfağa gidip,su içtim. Çok ilginç dedim,seslice. Bu anı daha önce yaşamıştım. Bu rüyayı görmüştüm. Uyanıyordum. Uyuyordum bir süre sonra. Rüya devam ediyor ve tekrar uyanıyordum. Mutfağa su içmeye gidiyordum. Sanıyorum bu bir dejavu idi. Aklım çok karışmıştı. Gerçek ve rüyayı birbirine karıştırır gibi oldum. Hatta,sonradan su içmeye gerçekten gidip gitmediğimi düşünmüştüm. Beynim bana bir oyun mu oynamıştı?. Dejavu dediğimiz, yaşadığımız bir anın hafızaya kaydedilmesi ve hafızadan geri okunması olabilir miydi? Yani o anı yaşıyorsunuz,fakat beyin birkaç milisaniye önce yaşadığınız şeyleri hafızadan geri okuyor aynı anda. Ve bir yanılsama söz konusu. Bu anı daha önce yaşamışmıydım? Rüya ve gerçeği bile tam açıklayamıyorken,gerçek kabul ettiğimiz-sandığımız- bir hayata göre Tanrının olup olmadığı hakkındaki yorumlar gariptir aslında.

“Maksim kafam karıştı iyice,sen ne dediğinin bile farkında değilsin.” Dedi Pera
“ Kim bilir belki de bu da bir rüyadır.İyisimi sen annemin ilacını ver” diye ekledi.

Pera’nın annesi yatalak bir kadındı. Maksim kadının her şeyiyle ilgilenirdi. Mutlu olması için elinden gelen her şeyi yapacağına kendi kendine söz vermişti.

Bir süre sonra Maksim,yaşlı kadını,tekerlekli sandalye ile odaya getirdi.

“Efendim ilacını verdim. Değişiklik olsun. İzninizle.”

Kadın,oğluna gözlerini dikmiş öylece bakıyordu. Gözleri kısılmıştı. Birkaç saat boyunca öylece Pera’ya baktı. Pera bu bakıştan o kadar sıkılmıştı ki,kalkıp gidecek gibi oldu. Nihayet gözleri kapandı kadının. Uyumuyordu. Ölmüştü.

 

-V-

Maksim’e annemin ilacını vermesini söylediğimi hatırlıyorum. Dedi Pera

Anneniz ,boğazı sıkılarak öldürülmüş diye söylendi polis memuru.

Bu olamaz diye yanıtladı Pera. Maksim bunu yapmış olamaz.Evet dedi memur. Maksim bunu yapmış olamaz. Bu cinayeti siz işlediniz Pera. Maksim diye biri yok.Maksim sizsiniz. Bu kitabı hatırlıyor musunuz? Diye ekledi kitabı göstererek.Kendi el yazınızla,her şeyi anlatmışsınız. Akıl hastanesindeki günlerinizi,Tanrı,din,gerçeklik ve rüya hakkındaki görüşlerinizi,hatta gerçek ve rüyayı birbirinden ayırt edemediğiniz anları anlatmışsınız.Cinayeti de..Hem de en ince ayrıntısına kadar. Yatalak annenizin yaralarından bahsetmişsiniz. Acılarına,ağrılarına nasıl son vereceğinizi..Fazla dozda ilaç verişinizi..Annenizin,yapma der gibi yalvaran gözlerle size bakışını..Ağlayışınızı..Nihayet bir an önce bitmesi için onun boğazını nasıl sıktığınızı anlatmışsınız. Hatta,daha sonra pişmanlık duyup,-anneniz daha ölmeden- onu tekerlekli sandalyeye koyup salona çıkarmışsınız. Gözlerinizi kısarak onu izlemişsiniz. Miyop insanlarda olduğu gibi,değil mi Pera…Anneniz ölene dek,birkaç saat boyunca özür dileyen gözlerle onu izlemişsiniz. Gözkapakları yavaş yavaş kapanan annenizin gözlerinden,gözlerinizi nasıl kaçırdığınızı bile detaylarıyla anlatmışsınız. Nihayet anneniz öldüğünde,Maksim annemi öldürdü diye bize geldiniz.

22/12/2007

HATÇE


Kar tipi halinde yağarken,buz sarkıtları çatıda dururken,cam buğuluyken,yazarken ,soba gürül gürül yanarken ,kestane kavururken,korunda patates közlerken,çamaşırları kuruturken,çocuğa sobayı gösterip cıss.. derken ve elini öperken,Ahmed’in donmuş ayaklarını ovarken,odun kırarken,ayağın kanarken,sobayı yakarken,sobanın külü üzerine bulaşmışken,yüzüne de bulaşmışken,aynaya bakıp gülerken,buğulu cama birşeyler yazarken,Ahmed’in ismini yazarken,beklerken,karlı yolları gözlerken,ağlayan çocuğu sözlerken,kestane kavuramazken,patates közleyemezken,az olan ekmeği kızartıp yerken ,tadı daha da güzel diye söylenirken,Ahmed’i karşılarken,donan ayakları ovarken,o varken herşey daha güzel derken,buğulu cama onun adını yazarken,o giderken ve gelirken,onu düşünürken,yolunu gözlerken,yolunu gözlerken,beklerken,beklerken,donan ayacıkları ovamazken Hatçe,o gelmezken,o gelmezken.

Aradan on sene geçer. Ahmed köy yolunda görünür. Ne Hatçe sorar nerede olduğunu,ne Ahmed söyler. Gözlerinin içine bakmıyorlar artık.Ayrı iki insan yalnız ölür. Ahmed’in yaşlı bedeni,yalnızlığın kol gezdiği evinde donar. Kısa bir süre sonra da Hatçe ölür. Buğulu camda birşeyler yazar.

22/12/2007

GÖZ

Titreyen mum ışığı,kasvet kokan duvarda oynaşan gölgeleri,soğuk imgeleri,

puslu sokaktan gelen çöp tenekesinin metalik sesi,gazetelerin üçüncü sayfa haberlerini,öldürenleri,ölenleri,bir parça ekmeği,kedi mamalarının boş kutularını,kediyi,fareyi,fareler ve insanları,John Steinbeck’i,

eriyen mumun garip gölgesi,değişik yaratıkları,tılsımları,büyücüleri,ölüme giden bir süvarinin acımasız,dehşet saçan silahını,ölümü karşılarken sevgilisini düşünmesini,elinin tireyişini,korkmasını,korkusunu gizleyişini,kahramanlığını çağrıştırırken her daim
gözlerin gözlerimdedir

Kristal mavisi gözlerin,çevresinde peyderpey oluşan kırışıklıklar,şakaklarında peydanlanan beyaz,konuşurken alnında kaybedip topladığın çizgiler...Gözlerin mavi,nehirde akan sandal kristal mavisi gözlerinde...Kalkıyorum nehire küskün ve şimdi,yapraklar şefkatli anasının kucağına gidecek ağaçlarından kurtulup,

rüzgar fısıldayacak: “ uyku zamanı”.

Mevsim sonbahardır,

Her daim gözlerin gözlerimde.

Sonbarın son demi,yağmur çiseliyor ığıl ığıl;bulutların ardına pusmuş güneş, şavkıyor yeniden ve yeniden. Toprak emiyor yağmuru (-asil-), ve serseri bir rüzgar esiyor;fütursuz. Irmak-yanında çıplak bir ağaç soyunuyor son yaprağını.

Kristal mavi...Uyuyor musun?Hşşş...

26/11/2007

KELEBEK ZAMANI

2007 yılı, Haziran ayının 7’sinde bir kız çocuğu ......... köyünün tozlu yolunda annesinin elini sıkı sıkı tutuyor;küçük adımlarıyla annesine ayak uydurmaya çalışıyordu.

 Toz renkli iki çift ayakkabı, hüzünlü evlerin serpiştiği dar sokaklardan geçti. Büyüyüp küçülerek ilerlediler evlerin arasından. Tek katlı, büyükçe bahçesi olan evin önünde durdular. Evin penceresinde bir perde kıpırdadı; akabinde aralandı. Pencerenin ardındaki bir çift gözde, gelenleri tanıdığına dair anlam oluşuverdi. Anne, uzun süre görüşmeyen insanlara mahsus bir sevecenlikle karşılık vermişti bu bakışa.


Konuştular.

Hasret giderdiler.

Kelebek topladılar.

Çeşit çeşit desenli,

Renkli;

mavilisi;sarılısı;

süt beyazı..

...

 

Anne,söz vermişti kızına. Beraber kelebek toplayacaklar;sonra,gökyüzüne salacaklardı renkli kelebekleri.

 

Kızına söz verdiği gibi,kelebekleri gökyüzüne bırakmak için kafesin kapısını araladı.Bir kaç kelebek uçup gitti. Kafesin içinde yüzlerce ölü kelebek üst üste yığılmıştı.. Uzun zamandan beri kelebek tutamamışlardı; diğer kelebekler de kısa ömürlerini yitirmişti.
Kız heyecanla bağırdı:
“Nasıl anne? Renk renk güzel kelebek,yüzlerce.. Gökyüzü renkli kelebeklerle dolu;ne güzel değil mi?Anlat anne, nasıl? Anlat anne..."

Anne, havada uçan birkaç kelebeğe sapladığı gözlerini yavaşça kızının görmeyen gözlerine çevirdi:
“Çok güzel kızım”

Kategorilerim

    Kategori yok

Arkadaşlarım

Bağlantılarım

Blogcu ile yapıldı